28 Şubat 2026 Cumartesi

ev.

 Şu kocaman dünyada herkes kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Kimisinin evi bildiği kişi sevdiği, kimisinin ailesi yahut arkadaşları. Herkesin yuva bellediği yer belli. Bense kapı dışarı mı kalmıştım yoksa hala ''eve'' mi varamamıştım? 

Kimseye bahsedemediğim bu ''ev'' hissinini tatmadan daha çok özlüyorum. Hiç anaç bir insan da değilimdir ama insanın huzurlu bir yuva uğruna gerçekten tüm malvarlığını feda edebileceğini hissediyorum. Hayatın anlamı eğlenip tadını çıkarmanın yanı sıra bence büyük oranda bu. Eksik sofralar, buruk gülüşler, küçük olaylara karşı büyük kavgalar... Bunların olmadığı bir ev istiyorum. Her günün dünyada tek o günümüz varmış gibi dolu dolu, sevgi ve birliktelikle olduğu bir ev. Tartışmaların büyümediği bir ev. Yuva dediğimizin bir çatı iki pencereden çok bunun olduğunu biliyorum. Görebiliyorum ve istiyorum. 

Tüm ailenin bir sofrada toplandığı, kahkahaların havada yankılandığı bir an istiyorum. Sırtımı yasladığımda 'sen yorulunca yükünü ben taşırım' diyen o vefalı sandalyeleri ve o sandalyelere ruh katan insanları istiyorum. Bir evi düzerken eşyalara değil kiminle alındığına anlam yüklemek istiyorum. Buysa eksiğim tamamlandığında nasıl mutlu olurum tahmin bile edemiyorum. 

Bir şarkıya birlikte eşlik eden o çift nasıl görünürdü mesela? Merak ediyorum. Sanki notalar aralarında görünmez bir köprü kurmuş, kelimeler dillerinden değil de ruhlarından dökülüyor gibi. Birinin sesi yorulsa diğeri devralıyor melodiyi, tıpkı hayatın yükünü paylaştıkları gibi...

24 Şubat 2026 Salı

öğrenmek

Hep bir amacım olsun istedim. Denedim sürekli. Koştum peşinden tutkuyla. Yolların beni nereye sürükleyeceğini bilmeden koştum, yüreğimde kocaman bir sancıyla. Bir gün molaları atlayarak bir gün ise o molaların tadını hiç bir yerde bulamayacağımı anlayarak. Yolun tadını yola çıkan bilirmiş, öğrendim. Yolda öğrendim, bir şeyler yapmak için olan hevesimi, o neşemi... Bunun uğruna gerçekten bir şeyler feda edebileceğimi öğrendim. 

Yola çıkmasaydım öğrenemezdim. Yola çıkmayanlarla konuşsaydım heveslenemezdim. Bir kitabı yoktu açıp okuyacağım yahut bir filmi yoktu izleyebileceğim. Ben vardım bir de kalemim. Bir gün ağladığıma yazdım, bir gün ağlattıklarıma. Bir gün sevinçten dökülürken kelimelerim bir gün hayal kırıklıklarından döküldü. En sonunda yaptım diyebildim. Kararlarımın sorumluluklarını almayı öğrendim. 

Bazen düştüm o zamanlarda kendim kalktım, bunların hepsini ama hepsini yaptım ancak bazen de bu kadar çabalamanın bana ne kazandıracağını düşündüm. Sanki birinin beni tebrik etmesini bekliyor gibiydim. Sanki birilerinin gözüne iyi olabilmek için bunca hünerimi gösteriyor gibi koşmuştum hayatımın peşinden. Oysa sadece aynadakini memnun edebilmekti tüm mesele, bense en çok onu ihmal etmiştim. 

Yolun sonunda her şeyi değil kendim için doğru olanı yaparsam mutlu olacağımı bilmenin tadıyla yola çıktığımda, hayat daha yaşanabilir oluyormuş. Öğrendim. Çünkü başkalarının beklentileri uçsuz bucaksız bir deniz, benim doğrularım ise ayaklarımı bastığım sağlam bir kıyıymış. Artık fırtınanın ne kadar büyük olduğuyla değil, limanımın ne kadar huzurlu olduğuyla ilgileniyorum. 

Amaçlarım, peşinden koştuğum tutkularım artık yalnızca aynadakini memnun ediyorsa; dünyanın alkışına ihtiyacım kalmamış demektir bunu çok iyi biliyorum. Çünkü en zor beğenen seyircimi, yani kendimi ikna ettiğimde, yolun geri kalanını keyifle seyrederek ilerleyeceğim.

23 Şubat 2026 Pazartesi

yetememek.

Denemek ve vazgeçmek. 

Neyden ve de kimden olduğu mühim değil. Denedim diyebilmenin verdiği bir rahatlığı olmalı insanın. Denedim, denedim ama olmadı. Olsun istedim ama olmadı. Yetemedim demek ki.

Büyük farkındalığa gidişteki bir adımdır çünkü denemek. Yetemediğini görmenin bir yoludur. Usulca hissettirmeden, denedikten ve vazgeçtikten sonra vurur insana yetemediği. Başlarda anlamazsın, neden olmuyor diye sorup durursun etrafına. Bilenler de sesini çıkartmaz. ''Yetemedin demek ki.'' diyemez. Sen ise öylece bir neden arar durursun.

Bir gün artık denemeyi bırakmak istersin çünkü olmayacağı gerçeğiyle yüzleşirsin. Sonra bir bakarsın ki gerçeklerin önündeki o perde kalkıverir. Perde kalktığında yolun en başında olduğun kişi değilsindir artık hatta yoldaki kişi bile değilsindir. Bu değişim, insana bir günde geldi gibi görünür etrafta, oysa işin özü yolda kaybettiği kendisidir. Duygularıdır, güvenidir ve de en önemlisi bağlılığıdır. Koca bir ''boşunaymış çırpınışlarım, aslında hiç yetmemiş ki.'' cümlesidir. ''Yetmek'' hissi yüzünden ileride gireceği beklentilerden ve güvensizliklerden oluşacak dağ gibi sorunlardadır. 

Denemek istemiyorum artık vazgeçip dönüyorum arkamı. Yetememek hissiyle boğuşmamak için aldım bu kararı, çok sevdiğim birisi öğretmişti. 

19 Şubat 2026 Perşembe

sanmak.

''Ne sanmıştın ki?'' 

Kaşıkla verilen her şey kepçeyle senden alındığında, zar zor içini açıp yaralarından vurulduğunda, bir köşede bir başına ağlarken suratına ifadesiz bir şekilde bakıldığında. Ne sanmıştın?

Ya da kim sanmıştın? Kim sana diğerlerinden farklı davranacak, kim aynılarını yapmayacak? O çok güvendiğin hangi biri sana bu lafı söyletmeden devam ettirdi hayatına? Hatalarında arkanda duracak mı sanmıştın ya da seni şefkatiyle sarmalayacağını mı? Ya da zihnindeki kişinin aynı kalacağını mı?

Koca bir yazık. Çünkü sanmak öyle lanet bir histir ki, hep sanarsın şu hayatta. Kaç yaşında olursan ol illaki denk gelirsin; insanların hayatı ''O bana öyle yapmaz sanmıştım.'' larla dolu. 

''Bunun böyle olacağını sanmazdım.'' dersin sonra da usul usul sanışlarının sancılarını çekersin. Hala birine güvenecek kadar iyisin ya da enayisin. Belki de ikisi arasında ince bir çizgidesin. En azından seçimlerinin sonuçlarını çekebilecek bir seviyedesin. 

Bana deselerdi ki; 'o kadar hayal kırıklığına uğrayacaksın ki hiç beklemediğin insanların hiç beklemediğin hareketleriyle karşı karşıya kalacaksın'. Sana yemin ederim 'o kadar da değildir abartıyorsun' derdim. Gel gör ki en sonunda ben de ''O bana öyle yapmaz sanmıştım.'' kervanında gözümden bir damla yaş süzülürken buldum kendimi. 

Ve belki de ben de birinin hayatındaki ''böyle olmaz sanmıştım.'' lafının sahibiyimdir. Bilmiyorum. Yine de kim olursan ol ne yaparsan yap, her zaman hayat istediğini vermiyor belli ki. Bir şekilde kendini ''sanmak'' hissinin pençesinde buluyorsun. 

Belki de boğuşmak değil düzeltmeye çalışmak lazımdır ya kendini ya da seçimlerini


17 Şubat 2026 Salı

Pembe Mont

  Neydi o çocuksu his? İlk kez mi geliyordu başıma yoksa ara ara yoklayan anılar geçidinden sadece biri miydi? 

Çocuksu diyorum çünkü öyle bir heyecana ait olduğunu varsayabiliyorum. Çocuk saflığında olduğunu hissedip öyle betimlemeyi doğru buluyorum. Peki neydi bu his? Ne zaman ortaya çıkıyor, yakalayamıyorum. O kadar ani ki. Ayrıca çok uzun zamandır da hissetmiyorum. Seneler olmuştur belki. Bir gün yeniden o hisse kavuşmayı beklesem de düşündürücü bazı şeyler var. 

Ya bu his bir döneme aitse? Yani ya tekrar yaşayamazsam ve bir kere hissettiğim o müthiş heyecan verici hissi tekrar hissedemezsem. ''Karnımda adeta kelebekler uçuşuyordu'' gibi değil bu arada. Çok net, saf bir çocuk neşesi. Sanki 7 yaşımdayım öyle içten kahkaha atıyorum. 

Ayaklarımda su dolu bot, üstümde gelişigüzel giydirilmiş pembe bir mont. Ama ben otuz iki diş sırıtıyorum. Öyle bi' his. Hatta tam bu his. Şimdilerde hatırladığımda burnumun direğini sızlatan bu anı o zamanlar en gerçek mutluluğumdu. Böyle bir kere daha hissettmiştim bu sefer tam on yedimde. Sonra yine kayboldu, kalıcı değildi zaten öğrenmiştim de;  çok hızlı yitiyordu. Ben peşinden koştukça o benden delicesine kaçıyordu. 

Bende dedim yakalamayacağım o halde seni. Sen öyle kal. O saflığında yaşa bir yerlerde, belki bir fotoğraf karesinde belki zihnimin bir köşesinde. Ben hatırladıkça sızlasada burnumun direği sen benim görmediğim o yerde yaşa sessizce.


15 Şubat 2026 Pazar

imtihan

 Şimdi sen bu kadar üzüldün, kendini paraladın. Bakıyorum sana dizlerin paramparça belli ki kendini yerlere bile atmışsın ama niye? 

Kime neyin büyüklüğünü göstermeye çalışıyorsun? Acının büyüklüğünü gören seni daha fazla mı sevecek sanıyorsun? Hayır, hatta muhtemelen sana acıyan gözlerle bakıp; karşısına da oturtup ''kendine bunu yapma'' öğütleriyle doldurmaya çalışacak ceplerini. Böylece iç rahatlatmasını yaşayacak çünkü bu kadar acının kendisi için duyulduğunun farkında dahi olmayacak. 

Sevilmemiş ki. Sevilmemiş insan sevginin her türlüsünden korkar. O başka sevgiye alışmıştır. Şartlı sevgiye. Sen koşulsuz sevip bir de kendini karşısında hırpalarsan muhtemelen senin deli olduğunu düşünecektir. Aşkın böylesine tutkulu ve bazen toksik olabileceğini kavramayacak, sağlıklı olanın şartlı olduğunu savunacak. Sen de plansız programsız sevgi diye 'yırtınıp' duracaksın. 

Kendisinin en doğrusu olduğunu savunan birine kendini nasıl ispatlayacaksın ki? İspatlayamazsın ve ispatlama da zaten.  Bazen birinin illa seni sarıp sarmalaması gerekmez. Hayat da insana bunu öğretene kadar sınar insanı. Sınanırsın çünkü "Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık." 

Ve sen kimseye bir şey öğretmek ki hele sevgi gibi temel bir duyguyu öğretmek için gelmedin bu dünyaya. Yaşa ama farkında olarak çünkü,

bazıları imtihandır.

Herkese başarılar. 

12 Şubat 2026 Perşembe

''Hadi Çay Koy Çok Üşüdüm''

 ''Bir evi, bir şehri değerli kılan her daim yanındaki insanlardır'' Mantığı ile büyümüş insanların; yapayalnız kurduğu evi ve yalnızlığıyla baş başa gezip dolaştığı o şehri. 


Yani kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenen fiyakalı yalnızlar.  


Sıcacık havada buz gibi denizin tadını en yakınlarıyla değil de tek başına çıkarmayı zor da olsa öğrenmiş, belki de bir kış günü eve geldiğinde ''Hadi çay koy, çok üşüdüm.'' bile diyemeyecek kadar yalnızlığı tatmış insanlardan bahsediyorum. Çoğu insanın normali olan hatta en ufak rutin olarak görülen şeylerden. 


Bazen bir ekmeğin tadının aslında yanındakinde gizli olduğunu anladıkları o dönemlerden. Dinlediği müziklerle gönül bağı kurmuş, onları bir dost sıcaklığı ile kucaklamış insanlardan. 


Bu yazı,gurbette verdiği büyük sınavları olanlara, kendi evinde bile 'gerçekten evinde' değilmiş gibi hissedenlere ve de yalnızlığı isteyerek seçmeyenlere…


Barış Manço bir şarkısında, ''O sıcak evimiz artık buz gibi'' diyor. Bu şarkı aslında bambaşka bir anlamla yazılmış olsa da bu konuya nasıl da tam oturuyor böyle! 


Bir vakit evinde, zihninde bir sürü sesin eksik olmadığı şimdilerde, duvarların yankısı bile temkinli.  Giden herkes, evden bir eşya değil de bir mevsim götürmüş gibi olur. 


Bir zamanlar üst üste konuşulan cümlelerin yerinde şimdi yarım bırakılmış düşünceler var. Kimse “üşüdün mü?” diye sormaz, kimse “biraz daha kal” demez. 

İnsan kendi kendine çay koymayı öğrenir de, o çayın buharına bakıp dalmayı da öğrenir. Çünkü bazı akşamlar insanın karşısında bir sandalye değil, bir eksiklik oturur.


Seçilmemiş yalnızlık en çok geceleri konuşur. Gündüzün telaşı kandırır insanı. 

Artık kapıyı kilitlerken iki kez bakar. Belki biri gelir diye değil;  bir gün kendileri de gitmesin diye.


Ve o soğuk evler…

Belki de gerçekten soğuk değildir.

Belki insan, içindeki boşluğu ısıtamayınca duvarları suçluyordur.

Ama şunu da bilirler:

Bir gün hakedilmiş bir çay iki bardak olursa, o ev yeniden ısınmayı hatırlayacaktır.

nisan soğuğu.

 İnsan hiç Nisan ayında üşür mü?  Ellerim sanki buz kesmiş gibiydi. Midemde iğrenç bir bulantı, gözlerimden süzülen yaşlar. Etrafa bakıyorum...