18 Nisan 2026 Cumartesi

nisan soğuğu.

 İnsan hiç Nisan ayında üşür mü? 

Ellerim sanki buz kesmiş gibiydi. Midemde iğrenç bir bulantı, gözlerimden süzülen yaşlar. Etrafa bakıyorum herkes bulanık. Çok garip bir yerdeyiz, adı morg. İnsanların ismini duyduğunda bile içi titrediği yerde. Hayatımda son defa birini göreceğimi bilmediğim yerde. Korkuyorum, üşüyorum belki de o an titriyordum bilmiyorum. 

Ne olacak yani şimdi? Bitti mi tüm ikili hikayemiz. Bu kadar kısa mıydı? Ben ona hiç bağırıp kızamadım ama ya da onu ne kadar sevdiğimi yüzüne yüzüne söylemedim. Bir maça gitmedik mesela? Kar oynamadık hiç. Bak senin boyuna ne kadar yaklaştım diyemeyecek miyim? 'Bana bunu alır mısın ya' diye şımarıklık yapamayacak mıyım yani. Bitti mi her şey, buraya kadar mıydı? 

Hiç mi zıtlaşmayacağım? 'Ben mezun oldum!' diye de mi gelemeyeceğim yanına? Bu ne soğuk Nisan be böyle. Hep böyle soğuk mu geçecek? Ben nefret ederim özlemekten demiştim ona, şimdi hep özleyecek miyim ? Sonsuza kadar mı? 

İnsan hiç Nisan ayında üşür, babasız kalır mı ? Bu ne biçim Nisan böyle. 

22 Mart 2026 Pazar

yarınlar

 İş, güç, hayat telaşı derken kendimizi unutuyoruz biz. Peki bu toprakların kaderi bu mu? Sürekli bir yerlere yetişmek, yarını gün edebilmek adına durmaksızın çabalamak...

Kendimizden eksiltip, en güzel senelerimizden harcayıp sadece 'belki bir gün daha huzurlu yaşarım' umuduyla tüketiyoruz günü. Bir umuttur yaşamak, evet, ama görmedim yaşayanı.

Omuzlarımıza yaşımızdan büyük yükleri hep bu uğurda alıyoruz. Peki, gerçekten hayat bu mu? Yaşamak dediğimiz şey; koca bir ömrü sadece yarına hazırlık yaparak, hayatta kalmaya çalışarak geçirmek midir?

Uğruna bunca çaba sarf ettiğimiz, adına 'huzur' dediğimiz o büyük vaat; bunca yorgunluğun ardından iki sandalye çekip rahatça oturabildiğimiz, sadece derin bir nefes alabildiğimiz o kısacık, saniyelik mola adı altındaki yorgun dinlenişlerden mi ibaret?

Sandalyeye daha oturmadan aklımızda yarının telaşı varken, o kısacık nefes aralıklarına koca bir yaşantıyı sığdırmaya çalışmak reva mı bize?

18 Mart 2026 Çarşamba

dönmek.

Bunca yaşanmışlıktan, bunca anıdan sonra, hatta "yeni bir ben"den sonra dönmek mümkün mü? Bilmiyorum. Ne gözyaşlarım ne umutlarım... Bu şehirde yaşadığım her şey beni ben yapan yapı taşlarımdı. İnsanlarından nefret ettiğim o anlar, gülmekten kendimden geçtiğim köşeler ve en çok da aklımdan silemediğim o sokaklar...

Şimdi her şeyi unutup yeniden dönmek mi, bilmiyorum. Onca şeyden kaçarak giderken yeniden aynı yerde olmak mı, bilmiyorum. Koca bir "bilmiyorum" kelimesiyim. Korkuyor muyum bu şehirden, yoksa onu çok mu seviyorum; onu da bilmiyorum. Dönmek ne zaman kolay oldu ki zaten? Neye ve kime dönerken kolaydı ki şimdi olsun? 

Belki de mesele şehre dönmek değil, o şehrin sokaklarında bıraktığım o eski kıza yakalanma korkusu. Bavulumda yeni cümleler, cebimde farklı rüzgarlar taşıyorum ama biliyorum; o köşeyi döndüğümde karşılaşacağım o tanıdık atmosfer, tüm savunmamı yerle bir edecek. İnsan, bir zamanlar nefes alamadığı o darlığa neden tekrar ciğerlerini sunmak ister?

Kaçmak bir eylemdi, evet; ama dönmek bir nevi yüzleşme. Şimdi o yokuşların başında durmuş, kendime soruyorum: Ayaklarım geri mi gidiyor yoksa çoktan o eski kapının eşiğine mi vardı? Şehir yerinde duruyor, binalar aynı gri, gökyüzü aynı pus... Değişen sadece benim içimdeki o bitmek bilmeyen "ait olamama" hissi. Gitmekle bitmiyormuş meğer; şehir seni bıraksa, sen o sokakları içinde taşımaya devam ediyormuşsun.

15 Mart 2026 Pazar

dostluk, fikrimce

 dostluk, dışardan bakıldığında sade ve kolay görünse de bu kelimenin aslında ne kadar yoğun olduğu gerçeği…


birinin iyi gününden çok kötü günlerinde yanında durmak değil durabilmek, bu cesareti gösterebilmek ve hep orada olacağını hissettirmek. bu bir aileden de ötedir fikrimce. hiç tanımadığın ve seni sevmek mecburiyetinde doğmadan seni sevip her haline katlanan birinin var olması, dünyanın en şans gerektiren olayıdır belkide. bir parça ekmeğin bile yarısını sorgusuz sualsiz vermek yani biri iki etmektir dostluk. birimizde yoksa ikimizde de vardır. küçük hesaplara düşmemek,varlığı yokluğu birlikte tatmaktır. 


hele ki birlikte büyüdüğümüz arkadaşlıklar, o küçük insanların bir dostluğun temelini attığına şahit olduğumuz geçip giden seneler. anılar dolu sokaklar bambaşka hikayeler, bir olan eller ve yürekler. birbirine bakan bir çift gözün birbirini sessizce anlayıp onayladığı anlar. gerçekten de herkesin tatmayacağı duygular. şans eseri hayatına aldığın o kişinin hayatındaki kocaman önemi, hayatı yaşanılabilir hale getirmesi. 


‘kocaman insanlar olduğumuzda bile bir olacağız bak’ sözlerinin gerçekleştiğine şahit olmak. dostun varsa derdini bölüşmek, çaresine beraber bakmak. nimettir, fikrimce. 

12 Mart 2026 Perşembe

insan bununla mı yaşar?

 "Bir 'ah' arşı titretir," diyorlar. Sahi, bu doğru mu? Yoksa ben yalnızca insan aklı ve egosuyla mı düşünüyorum, bilmiyorum. Canımı acıtanın canının acımasını izlemek istiyorum. Muhtemelen birileri de benim canımın yanışını izlemek istiyordur. Oysa ne kadar bencilce, ne kadar kontrolcü bir hareket, değil mi? Akışa güvenmemek, sürekli bir şeylerin kendi isteği üzerine olmasını istemek, üzüntüden mutlu olmak...

İnsan bununla mı yaşar ya da gerçekten bununla mı doğar? Yoksa bizler bu kötü dünyanın bir sonucu olarak mı böyle olduk? Milyon tane soru dolanıp duruyor zihnimde. Şimdilerde en büyük düşmanlarımızın, bir zamanlar en samimi olduğumuz kişiler olduğu gerçeği içimde bir ateş yakıyor sanki. Kabullenmek istemiyor gibiyim ama en çok da ben yapıyorum bunu.

İnsan, daha kabullenemediği şeyi nasıl uygular ki? Bu nasıl çark, bu nasıl devran böyle? Bir zamanlar sarılıp, "Her şey geçecek, ben varım," dediğim kişinin nasıl şimdi acıdan kıvranmasını isteyebilirim? Hani dayanamıyorduk?

Zihnim sustuğunda fark ettim; aynı kişi olarak kalmadığı içindi bu öfkem. O artık korumak istediğim o insan değildi. Şimdi bir 'ah' arşı titretir mi bilmem ama benim içimdeki o eski 'biz'i yerle bir ettiği kesin. Belki de en büyük intikam, onun acısını izlemek değil, onun artık benim için bir 'hiç' olduğunu fark ettiğim o sessiz andır.


11 Mart 2026 Çarşamba

monolog

 Geçmişimi alıp bir kutuya koysam, sonrada onu çıkartmamak üzere ağırca bir taşın altına gömsem keşke.  Bana zarar ve ziyandan başka bir şey olmadı hiçbir zaman. Evet zarar ziyan diyorum çünkü, kocaman kayıplar ruhumu zarara uğratırken koca bir geçmiş de ziyan olmuş gibi hissettirdi. Öfkemle başa çıkamamayı, her atağımda sanki babamla kavga ediyormuşum hissini kazıdı yüreğime. Öyle ince ince de değil ama acıta acıta canımı yaka yaka. Ben kimle tartışsam aslında hep babama kızıyordum. Neden diyordum neden? Ben neden yarım kaldım diyordum. Bizi neden yarım bıraktın diyordum. Ağzımdan küfürler çıkıp bir erkeğe sen beni sevmiyorsun derken aslında babama, baba benim neden başımı okşamadın diyordum. Varlığın yokluğun birdi zaten bari hissettirseydin diyordum. Böyle demeye devam ediyordum ama sesimi her zamanki gibi benden başka kimseler duymuyordu. Zaten hep böyleydi. Ben bir hikaye uydurur ona inanır inandıklarım doğrultusunda hayatı yaşardım. Böyle büyüdüm. Kimse bana demedi büyürken bunu yapacaksın. Hep başkalarından öğrendim. Hep korkarak ama çekindiğimi göstermeyerek büyüdüm. Sonra da sen ne kadar özgüvenlisin dediler. Ben sadece öyle olmak zorunda olduğum için öyle oldum. Sen de ne şımarıksın dediler çünkü küçükken hep o kızlar olmak istediğimi zannettiler. Sonra tiyatroyla tanıştım ve istediğim herkesi, artık olabiliyordum. Oldum da. 21 Senelik ömüre 3-5 yaşam sığdırmış gibi hissediyorum bazen. İnsanlar ölüm ne bilmiyor bile başına hiç gelmemiş. Benim çocukluğum mezarlıkta geçti. Ben o kız karşıma oturduğunda çekiniyorum konuşmaya, özür dilemeye yeltenemiyorum bile. Öyle öfkeli bakıyor ki bana. Ben nasıl herkese ateş püskürüp kimseyi sınırlarımdan içeri almıyorsam o da bana öyle. Bir adım atsam suratıma tükürecek o derece. Herkese o kadar öfkeli ki, gözü dönüyor zamanla. Mutlu olmak istediğini en çok tiyatro yapmak ünlü olmak istediğini biliyoruz. Ama o diyor ki ben farkedilmek, görülmek istiyorum. Kimse onu görmedi. Şimdiyse olduğu yerde herkes biliyor ama memnun değil çünkü görmesini istedikleri göremedi. Söyleyin şimdi öfkemin nedenini, kaçırılmış çocukluğum mu yoksa durduk yere çatılan kaşım mı sebebi.

yitip giden gençliğime

 Bazı günler öyle zor oluyor ki benim için, rutin işlerimi halletmek. Hayata devam edebilme isteği dibe düşüyor. Tükenmişlik sendromu mu depresyon mu adını koyamıyorum. Bildiğim tek bir şey var o da yitip giden gençliğim. 

Yaşamak bir gayret gerektirdiğinde işlerin bu denli zor olacağını bilmiyordum hiç, başıma gelene kadar. Kendimde bir şeyleri yapma gücü bulamıyordum, yorulmuş hatta bezmiş hissediyordum. Bunun ne zaman geçeceğini sorgulamaksa beni çok daha yıpratıyordu çünkü, kendimi geçeceğine inandırmak çok güçtü. Bir şeylerden mutlu olabilmek ne büyük nimetmiş diye düşünmeye başladım. Biri ruhumun derinliklerindeki tüm mutluluk kırıntılarını yemiş gibiydi. En sevdiği işi yaparken en mutsuz olanları kınadım hep. Şimdiyse onlardan biriyim. Okuyup çalışanları da takdir ettim ama bunu yapmak istemediğimi iş işten geçtikten sonra fark ettim. Ben sadece günlerini düşünmeyen bir genç kız olmak isterken; kuruş hesabı yapan, ay sonunu nasıl getireceğim ya diyen kadına dönüştüm. Anneme. Meğersem en büyük korkummuş, bilmiyordum. Şimdi her şey için çok geç olduğunu bana düşündürten ne bilmiyorum ama her şeye mutluluğa, gençliğe geç kalmış hissediyorum. Tüm yükleri sırtlamak beni güçlendirmedi üzgünüm. Bunu duymanızı ben de isterdim ancak bu sadece belimi büktü. Nedendir bilinmez ağlayıp duruyorum. Bilinmez diyorum çünkü ortada sebep yokken de usul usul dökülüyor gözyaşlarım. Yitip gitmek istemiyorum. Henüz bu kadar gençken.

nisan soğuğu.

 İnsan hiç Nisan ayında üşür mü?  Ellerim sanki buz kesmiş gibiydi. Midemde iğrenç bir bulantı, gözlerimden süzülen yaşlar. Etrafa bakıyorum...